Thursday, December 13, 2007

beyaz atlı chriscornell


senelerdir geçirdiğim en güzel doğumgünümdü bu...
çok mutlu oldum çookk, çok da şımardım.
sevdiklerim bunun için herşeyi hazırlamış,gözümün içine bakıyorlarmış meğer benim haberim yokmuş.
çook seviyorum sizi çokkkk
p.s: mumumu üflerken dileğimi de tuttum, beyazatlı bir chriscornell hehehe

11 aralık’07

Son bikaç saat, yirmilerimin son yılına bikaç saat kaldı işte...
Küçük bi durum değerlendirmesi sonucu çok şanslı olduğuma karar verdim. Çok güzel yaşadığıma...
Öyle çok şey yaptım, o kadar çok güzel anım var ki.... sırtıma çantayı vurup gezdim, kaygısız aylak aylak dolaştım, sarhoş olmanın tadını sonuna kadar çıkardım, eğlendimm, inlerle cilerin çelik çomak oynadığı bir gün binlerce yıllık bir kentte gün batımında onlara katıldım, bütün hayranlığımla kocaman taşların arasında öylesine boşboş zamanda asılı kaldım, şehrin önyargılarını kırdım, dokununca ağlayacak kadar aşık oldum, kokusu senelerce genzimde kaldı...
Sonlara doğruysa temeller attım, sırtımdaki yüklerin bazılarını indirdim köşede, yeni dostlarımı kucakladım ilk kez, beynimi benliğimle harmanlamayı, büyümeyi, 2x2 sonsuz olabilirken, binleri toplasan da elin boş kalırmış, kaybederek de kazanılırmış ve bu kesinlikle haksızlık değilmiş....öğrendim.
Zamandan gün çaldım defalarca. üçkağıtçılığı da öğrendim yani arada ;)
Hayat griymiş de orasına burasına tutuşturduğumuz dilek çaputlarıymış onu renklendiren ve dostlarmış peri tozunu serpiştiren dörtbir yanımıza.
her zaman gülümserim işte bunlardan ben :))

Wednesday, November 28, 2007

pre-collage


yeni çalışmaları da koyacağım.... zamanı gelince
neyi içimde uzun süre tutabildim ki, onları kendime saklıyayım
şimdilik ortalık fazla talan :)
28 kasım’07
tasarılarım vardı aslında buraya koymak için. Bir çeşit fotoğraf ve sözün oluşturduğu kolaj...
çok da keyifli olacaktı. Hayır bırakmış değilim hazırlamayı. Sadece hem süreç uzadı ben içimdekileri zaptedemedim, bir şekilde vücut bulup kaçtılar elimden hem de o kadar çıplak kaldım ki kendimi bu kadar ortaya koymaya gerek var mı bilemedim.
Gene de çalışmaya devam bir tool kazanmak to express myself deeply (ama fazla deep oluyomuş hepsi bir araya gelince)...
Bir de müdahilleri de bu kadar soymamak, kendi istemleri dışında anadanüryan bırakmamak lazım ayazda.
Biraz “eyes wide shut” kokuyor son günlerim.
O kadar kapattım ki gözlerimi bazı kimliklerim aynı masada pokere daldılar, ağız dalaşlarını bırakıp.
Ortalıkta bir tek tepine tepine sesini duyurmaya çalışan “sorgulayanben”, o yapamıyor işte göz yummak aptallık geliyor ona. Katlanamadığı zaten “aptallık” kavramına bu kadar yakın duruyor görünmek, kıvrandırıyor onu.
Masadakilerin de huzurunu bozacak diye çekiniyorum.
Belki ondan istediğini verip küçük olta iğneleriyle çekiştiriyorum başkalarının huzursuzluğunu.

Thursday, November 15, 2007

can't take my eyes off u


içim elvermedi öyle kırık dökük bitirmeye bu geceyi....
bakınız neler çıktı pandora'nın kutusundan.
öyle sevmişim filmle şarkıyı, öyle örtüşmüşler ki kafamda sinema eleştirmenliğine bile soyunmuşum haddimi bilmeden...
Bazılarınızın affına sığınarak koyuyorum buraya.
dönemin uçarılığına versinler :)

12 Ağustos’07
Closer
Öylesi bir film düşünün ki sesi kıstığınızda ekranda gördüğünüz çiftlerin hepsinde ilişkinizin kilit olaylarını görüp üzerine kendi senaryonuzu yazabilirsiniz.
Genelde erkeklerin pek de sevmediği kadınlarınsa bayıldığı bir yapımdır “closer”. Diyaloglar üzerine kurulu, konuşmanın kifayetsiz kaldığı noktayı iliklerinizde hissettiğiniz anlar yaratmıştır içinde.
Bir yanda özünde kayıp bir kadın, hayatındaki tek varlığı sevgilisi. Hiçliğin getirdiği bağımlılıkla, eşgalini onda buluyor.
Diğer yanda ayakları yere basan, standartları olan başka bir kadın ve kendi acılarını yaratmaktaki mükemmel başarısı. Huzurdan kaçan bir rahatsızlık.
Güç dengeleri tartışılır.
İki erkek.... erkek kimliğinin keskin bölünüşü...
Bunlar hissettirdikleri, bir tiyatro oyunun tüm ağırlığının başarılı yansıması
Bunca zamandan sonra gündeme gelmesi ise sountrackte yer alan “The Blowers Daughter”. Nasıl oldu bu şarkı bunca zaman gözümden kaçtı.
Bugünü beklemiş gibi...
Tüm güzelliği bir yana defalarca dinleyip üzerine sayfalarca yazılsa da hiçbir şey son cümlenin ağırlığını gizleyemiyor. Başından fark etmediğim önemli bir ayrıntı, hep olduğu gibi. Gündelik yaşamımızda da kaç kez başımıza gelmiştir.
Dinleriz ve büyüleniriz. dinleriz ve akışına bırakırız...
Ya içerikte kaçırılan bir detaylar ya da sonuna kadar dikkatimizi odaklayamadığımız konuşmalar.... ya bulutlara çıkarır kendine olmayan benliğimizi ya da yersiz yere kendi cehennemimizi yaratır.
Her koşulda kendinde değildir bunları yaparken...

“I can't take my mind off you
I can't take my mind off you
I can't take my mind...
My mind...my mind...
'Til I find somebody new”

Bakınız: http://www.youtube.com/watch?v=giump9h029I

elmalar ve kargalar



gene de gökten üç elma düşsün..
biri benim başıma, bizi sizin, biri de üçüncü kişilerin...
bozulmasın masalımız. :)

15 Kasım’07
mesafeliyim evet.. bundan herhalde günlerdir elim hiç yazıya gitmedi
ama kimseye özel değil bu kendimden başka.
ifadede zorluk çekiyorum en yakınıma bile. Cümle kurmak işkence gibi.
Bir tarafım bazı şeylere o kadar küs ki nasıl barıştırıcam hiç bir fikrim yok. Barışmaları gerekli mi??? O da tartışılır ya...
Kendine küs kalır mı insan?? Hem ben mi küstürdüm beni bana hep üçüncü kişiler neden oldu.
Kış baharı bir güne yakışmadı değil mi bu sözler? Ama engel olamadım çıkıverdiler ağzımdan işte.
Güneşin tüm keyfiyle balkona çıktım... ağaçlar günlerdir olmadığı kadar yeşildi, iyot kokusu vardı havada, herşey yolundaydı yani...
Sonra onlar bağırdı, gidip gelip daha çok bağırdılar. Sonra kendimi yuvadan düşmüş bir yavru gibi hissettim. Bırakmaz onlar yuvadan düşeni tek başına, el sürmeye kalksanız saldırılar, hepsi bir üşüşür tepenize...
Siyah, kocaman kanatlarını başınızın üstünde kapattılar mı bir poe hikayesi gerçek olmuş gibidir. Çirkinliği dile düşmüş olsa da zekasıyla ve uzun yaşamıyla kıskandırmazlar mı insanoğlunu. Uğraşsanız konuşurlar bile...
Kimbilir belki çoğumuzdan da anlamlı cümleler kurarlar güngörmüş bir edayla...
Bölük pörçük mü kaldı bu yazı öncekiler yanında fazla dökük bir tarafı sanki....
düşünceler böylesi havada asılı işte.... bahtınıza sepete bunlar düştü bugün.
Siz şimdilik bensiz oynayın önceden özenle hazırladığım pofuduk bulutlarda en kısa zamanda gelicem ben de söz.
Bugünlük izin verin... ;)

Monday, October 29, 2007

waiting for cinderellaman??


29 ekim’07

Evet, insan depresyondan da sıkılabiliyormuş işte...
O günlerce omuzlarınızdan döküle döküle dolaştığınız ölü toprağının anlaşılmaz ağırlığını uzun bir duşla giderden şehrin çamuruna yolculayıp. Buharın içinden parlayarak çıkılır.
Bir hafiflik, bir uçarılıkla yere basmadan yürüyerek odaya geçilerek kişisel bakımın ipeksi mis kokulu kollarına bırakılır beden.
Günlerden sonra huzurlu bir uykuyla gün tamamlanır.
.......................
Süreç bu kadarla sınırlı kalsa tabi ki çok sıkıcı ve alışıldık olabilirdi.
Hele söz konusu bensem bu kadar huzurla bitebilir mi uzatmalı bir haftasonu.... Bedensel temizlik yanında biraz da beyinsel temizlik lazım. Kafa toplamanın en güzel şekli evi toparlamak. Kaldırılıp yerine konan her eşya ya da düzenlenen her çekmece zihnin gizli odalarına küçük seyahatler gibidir.
Yalnız dikkat ..... Kontrol kolayca kaybedilebilir ve şizofren bir noktaya da ulaşılabilir bir süreçtir bu. Ruh daha yeni kurtarılmış pek bir narindir,çok da örselememek lazım bedensel işlerle.
(Bunu farkettiğimde buzdolabının önünde bağdaş kurmuş ve kendimi kaybetmiştim. Yanımdaki üç çeşit deterjan ve farklı gereçlere bakışım görülmeye değerdi. Yani tecrübeyle sabittir ;))
Oda da toparlanmalı tabi, kişiliğin kalbi ne de olsa...
İşte tam bunları düşünüp biraz da terapi olsun diye yünler ve şişlerle dolu torbaları karıştırırken. Bilmem hangi çekimden kalmış bir çift 42 numara converse buldum. Neden, nasıl olmuşsa sıkışmış işte köşelere, unutulmuş...
Ortada bir mesaj var o kesin de hep bir ön koşul olmak zorunda mı ?? :)
Gözümün önüne gelen “dizçökmüş ayakkabı deneten ben” karesiyle bunu ne kadar ciddiye alabilirim ki....

Tuesday, October 23, 2007


23 ekim’07

nutkum tutuldu, nefesim kesildi, boğazım düğümlendi...
sabah ki neşemden eser yok şimdi.
Yarım saat öncesi itibarıyle yeni alışkanlıklar kazanma dayatması gırtlağımda bir bıçak gibi kendini hissettirdi.
Yeni her zaman için iyi midir ya da ilerleme midir gerçekten??
Sürekli alışılması gereken yeni durumlar, yeni koşullar.... böyle böyle mi olmuyordu değişim dedikleri. Bir tarafımız törpülenirken diğer taraflar keskinleşiyor, horst ve grabenenler sürekli yer değiştiriyor, tektonik kırılmalar yerküremizi sarsıyor.
yuvarlanarak, el yordamıyla yol almaya çalışıyoruz bunların arasında....
sürecin içindeyken neleri bırakıp neleri tutabildiğimizin hesabını yapmak abaküsle çok bilinmeyenli denklem çözmek gibi.
Ama birazcık yavaş olsa olmaz mı!!! Kabuklarım çatlak çatlak, bitkilerimin iki yeşerip köklenmesi en azından yüzeyi koruyacak bir ağ oluşturması için zaman da lazım.
Son çare toprak ihraç etmeye başlayacağım ne kadar elim varmasa da....
Akışkanlığımdan şüphe eder oldum.

Monday, October 22, 2007

ve... motor...


yazı karamsar gelmesin sadece kafamdakilerin hafif törpülenmiş, bütün köşeleri şöyle bir dolaşmış, biraz da humour ile pudralanmış hali...
herşeyden bir kuple yani...
durum komedisi gibi düşünmek lazım, tekrarlar ne kadar sıklaşırsa cast üzerine o kadar çok çalışmak gerekiyor ;)

22 Ekim’07

düşünüyorum; eğlenceli, havada uçuşan bir şeyler yazmak için... olmuyor.
kendime sardım son birkaç gündür. Hırpalamak için değil, aslında pamuklara sarmak lazım beni. bugün ayrı bunalmış, orman, çam pürü kokusu, eski bir dağ evi ve arkadaşları özlemiş.
kaçış planları suya düşmüş. Akıl uzaktaki dostlarda...
yerleşik kimliğime aykırı devinen bir gezgin de var aslında içeride bi yerde (bazen burası çok kalabalık olabiliyor)
gitmek lazım arada nefes almak için. Ağaçlara sarılmak, kendi ‘black rock’ımızda biraz enerji toplayıp zamanın hafızasına bulaşmak.
kendi hafızamız yetmiyor bazen. Yettiğinde de donuk ve renksiz kalabiliyor.
gerçekliğim garip bana bile yabancı zaman zaman.
dışarıdan görülen neyse benim aynada gördüğümle örtüşmediği kesin.
konuşurken, karşımdakini kaydeden bir objektif olduğumu farzedin..... (ne kadar zor olabilir ki, hepimiz öle yabancı kalmıyor muyuz zaman zaman?)
işte sonradan bandı geri sarıp izlediğimde alt yazıları daha net görüyorum. kayıttayken konduramadığım o küçük yazılar belirginleşiyor.
ve o paragraflarda “ben” o kadar yokum ki.
boşuna anlatmışım bunca zaman diyip vazgeçtiğim an.
kısa süreli vazgeçişler, hayat uzun... yeni kayıtlar, yeni gösterimler....
belki bir gün altın palmiyeyi kaldırırım kimbilir :)

Tuesday, October 16, 2007

feysbuk'u sevmeli dövmeli mi????



16 ekim’07

herkes farklı bir ses tonuyla vurgular ya “ilk askım!!”, sorular arka arkaya dizilir “nerdedir, ne yapıyordur acaba, nasıldır...”
ben artık o “nasıl” sorusunu sormuyorum!!
gerçekten saftır onlar ,saftır çünkü daha hormonlarımızın çalışmaya başlamadığı geçfetüs dönemine ait zaman diliminde olay cereyan eder, farklı bir büyüsü vardır bundan. Hep bir toz pembedir. Kimimiz elini tutmuşuzdur, kimimiz yanağımızı öpmesine izin vermişizdir fazla fazla (fetüs ama geç ;)) ben hiçbirini yapmadım, hiç bilmedi de sanırım en azından balık hafızam öyle diyor.
Hatırladığım en net görüntü ise kültür mantarı olarak istiklalde ailecek dolaştığımız ender günlerden birine rastlar (maksat çolçocuk sergi görsün, belki büyünce entelektüel olur iki laf etmesi gerekir) Yüreğim nasıl da hop etmişti ta o zaman. aşık olma potansiyelinden ilk nabız alınan gün olarak kayda geçmiştir.
Sonrası... sonrası toz bulutu. Ne sınıfta ki halini hatırlıyorum, ne oyun oynadığımız bahçeyi.
İşte tüm bu büyülü dünyam bugün elimden alındı. Sevindiğim taraf yok değil tabi, ne demişler kedinin ölümü meraktandır.
Ama yazık oldu gizli bahçeme.
Benimle birlikte o da büyümüş. Sakalı çıkmış, saçı dökülmüş, o da gözlüklenmiş (belki de vardı), her neyse. Pek bir akademik görünümlü, pek bir ayaklarıyerebasar....

Monday, October 15, 2007

3. gün

best place to settle down...

2. gün

they r still coming,

towards me....

Sunday, October 14, 2007


13 ekim’07

bayram bu malum istemeye istemeye ayak sürüyerek gittiğiniz ziyaretler yapılır, görmekten köşe bucak kaçtığınız kim varsa garip bir asaletle evinizin baş köşesine kurulur ki siz de ona çikolata ikram edin diye bekler.
Keşke bizim aile için de herşey bu kadar basit ve yüzeysel sinir bozuculukta olsa. Kısa sürede atlatılabilecek bir sevimsiz bir anı olarak kalır. Ev halkının geneli kadınsa, çoğunluğu bekar ya da dul 60 yaş üzeri yaşamı dört duvardan ibaretse yapılacak tek şey gün sonunda üç yıl yaşlandığınızı kabul edip harika bir içki sofrası için hazırlıklara başlamak en iyi çözüm.
İşte böylesi bir günde akşamı bile bekleyemeyen ben koltuğumun altında kase diğer elimde mikser ağzıma bile tatlılar yapmak için kendimi mutfağa kapattım. En iyi başlangıç, tencere dibini kazırken kan şekerinizi yükselterek biraz normale dönebilirsiniz.
Tablo tam anlamıyla “marjinalgörünümlüevkızı” sendromuna uygun... fonda son günlerde bulduğum kült filmlerimin müzikleri, rachmaninofflar havada uçuşuyor, sözde misafirler için anne yadigarı tarifle hazırlanmış homemade l,körümüz de aperatif olarak tüm bunlara eşlik ediyor (doz arttırımı şiddetle tavsiye edilir ;))
Huşu içinde balkonda içkimi yudumlarken ailemizin kalan tek erkeğinin neden son yıllarda mutfak işlerine bu kadar sarmış olduğu beynimde daha bir yerine oturdu. Yapacağı başka bir şey yok, kedisi dahil tüm dişilerin anormal olduğu bir evde önünde önlük elinde tespih dolaşmak çok da garip değildi aslında. (yüzyıla damgasını vuracak bu kareyi nasıl da kaçırdım ben!!)

Thursday, September 20, 2007


biraz daha uyanık kalırsam bu liste uzar gider, ölmeden önce yapılması gereken 100 şey haline gelir...ben yatıp uyumalıyım en acilinden
hatta biri oturup bu listeyi öncelik sırasına göre düzenlese de beni dertten kurtarsa bütün tilkilerimin kuyruklarını birbirinden itinayla ayırsa... daha başımı yastığa koymadan hayallere başladım işte
herkese tatlı rüyalar, gece ya da gündüz ;)
20 Eylül’07

devinim başladı gene,
hissediyorum
moleküllerimin titreştiğini, oturduğum masadan çok uzaklara uçarak bile gidebileceğimi biliyorum. yoksa siz sadece superman mi uçabilir sanıyordunuz.
yok öle bir şey.
bir şeyler yapmak lazım yeni. zamanıdır...
za da yapılmış başlangıçlara hız vermenin. Bilmiyorum şimdi hangisi daha doğru, belki de “d / hiçbiri” ama önemi var mı bu tirbülansta.
aşık olmak lazım, mevsim sonbahar olsa da,
projeler bulup zamana sıkışmak, beyin felcinin eşiğinden dönmek,
yollar gitmek (şimdilerde herkesin dönmeye başladığı),
kendinden huzursuz bir günde sabaha kadar film izleyip bir karede takılı kalıp sayfalarca yazmak sonra da “olmaz olmaaaazzz” diyip, saatleri “delete”lemek
liste uzar gider, hepsi öncelik için kafada birbirine tutuşur, yarın sabah erken kalkmak zorunluluğundaki ben hepsini saatimi kurarken zembereğe sarar yorganımı başıma çekerim.
kitabımda var olmayan ve hiç olmayacak bir dünyadaki ikilemlere kafa yorarım bu akşamlık.

Monday, September 3, 2007

the one


farklı zamanlarda farklı nedenlerle yazılmış iki ayrı yazı...
acının aslında zamanla azalmadığının kanıtı gibi
dramatik bir durum yaratmanın anlamı yok, kimseyle konuşamadım gene yazdım sadece
burada olmayı en çok hakeden herşeyime ama en önemlisi biricik dostuma
sevgiyle
30/11/2005
canımsın... tek başlangıç bu olabilir. Şu an ben eğer ben olabilmişsem biraz da sen yaptın. Sonradan kaybettiklerimse bir ihanetti belki tüm yaşadıklarımıza. Sırt çantan yatıyordur herhalde bir yerlerde hiç durmaması gerektiği bir yerde.
Çok şeye ihanet ettik değil mi? Uzak kentlere, görmediğimiz yüzlere, konuşamadığımız yüzü dövmeli nice kadın bekliyor belki yolumuzu bilmediğimiz boşaltılmış köylerin çevresindeki barakalarda. Onlar bile bırakmadılar virane hale gelen köylerini.
Kelimelere ve fotoğraf karelerine ihanet ettik öncellikle. Oysa ne çok severdik gezmeyi ve yazmayı...
Birlikte olsak yapamayacağımız şey yoktu aslında.
Kimse fark etmedi bile bunun eksikliğini şehirde o talan coğrafyadaki teyzem dışında. Hayatı renklenmedi, hiç fotoğrafı çekilmedi belki ömrü boyunca.
Basit bir kamu memuru hayatının macerasını yaşayamadı bir kez daha. İşini kırıp iki deliyi dolaştırma zevkini tadamadı. Sıkıldı, içi bunaldı, pencereyi açtı.. anlam veremedi hissettiğine.
Birini gülümseyerek hatırlamanın coşkusu bu. Birini gülümseyerek hatırlamaktan daha güzel ne olabilir ki... gülümsenerek hatırlanmak. Benim de tek isteğim bu.
Kaç yaşında, nerede kimlerle bilinmez elbet bir gün ama biliyorum. Sonrası önemli işte. Kalanların tebessümü, şerefine kadeh tokuşturmaları keyifli bir sofrada. Biliyorum ki birileri senin için bunu hep yapıyor. Sevinmelisin. Seviniyorsun da, eminim.
Kimse bırakmıyor aslında sevdiklerini, terk etmiyor. Zaman zaman gerçekten dokunuyor saçlarına boynuna biliyorum. Başka bir şekilde ama yapıyor bunu gene de. Dokunuyoruz aslında birbirimize sadece anladığımız alıştığımız gibi değil.
Anlık dolan coşku ya da sevgi bunun işareti. Anlamsız mutluluk.


03 Eylül’07
eskiden ağlayarak uyanırdım o senin olduğun rüyalardan. Annem başımı dizlerine koyardı, bırakırdı içim boşalsın; yüzüm, boynum yıkanırdı. Apak olurdum yeni günde.
Dün gece, uzun zamandan sonra gene rüyalarını gördüm. Nasıldı, ne yaptık belirsiz.
Ağlamadan uyandım, kahvaltı hazırladım, işe gittim. Boğazım düğümlendi durdu, gözlerim doldu bütün gün, ağlayamadım.
Her zaman ki gibi bir gün de ben hiçbir zaman olmadığım kadar yıkık...
Bugün de bir uçurumun kenarında aşağıdan ses bekler geçti...

Thursday, August 30, 2007

stay.....beware....EXISTANCE


bazen hatırlatılması gerekiyor bir şekilde hayatınızın belirli yerlerinde kesiştiğiniz "bireylere" durmaları gereken yerin neresi olduğu, kırmızı çizgilerin nereden geçip nerelere uzandığı vs vs...
işte bunları düşünürken yukarıdaki bileşenler geldi, buldu beni
bence tam da yerine oturdu...
(gereksiz alınganlık yapmayalım, tetikleyiciler çoookkkk başka ;))

ps: special thx to mırat

Wednesday, August 29, 2007


yalan söylemişim... yazamıyorum derken oyunum yarım kaldı:)
fotoğraf yazıyı birlikte değerlendirelim.. bir de açıklatmayın kuzgun neden siyah oradaki neden kağıt uçak vs vs..
huysuzum bugün çemkerim ;)

29 ağustos’07
“Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen
hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve
yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır.
Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.iki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur.
İyi halin cezanda indirim sağlamaz”

ne zamanlar bulmuşum bu yazıyı, kim bilir ne için saklamışım bilinmez ama gözüme takıldı bugün tüm dosya kalabalığı içinde, çekip çıkardım “eklentileri” arasından.
Ama biraz farklı biraz daha keyifli. Yeni eklentilere ihtiyacı var aslında....
Bir anlık bir tebessüm için değil mi zaten insanoğlunun tüm savaşı kendiyle. Hepimizin hakkı değil mi aslında hafta en az üç kez böyle kendinden emin, kendinden mutlu, mükemmeliğimizden emin etrafa gülümsemek... belki başkalarını da gülümsetmek.bu böyle bir zincirse ilk taşı kimin attığının önemi var mı?
Varsın kuşunuz beyaz olmasın , hatta koltuğunuzun altında beyaz olduğunu iddia ettiğiniz bir kuzgunla gidip dikilmiş olun karşısına... birgün birileri ona da beyaz der nasıl olsa ;)

eclipse


nedensiz bir sıkıntı, kaleme gitmeyen elim, pratikte varolmayan bir gerginlik sonucu "fikrim geldi!!!" vee aralıkta gidiyorumm ;)

29 Ağustos’07
ay çarpmasından mıdır bilinmez günlerdir içim dalgalı
yazmaya çalışsam kelimeler dağılıyor
denk durup iki dakika sakin oturmak istesem beynimdeki devinim izin vermiyor. Peşine düşmüşler gibi at koşturuyor, küçücük kafamda bu kovalamacaya yetecek kadar yeri nasıl buluyor şaşkınım.
Uzak planlar yapıyorum ben de böyle durumlarda. Kovalamacayı düzmece bir dünyaya çekip kendimce devinmek yerine oyun oynuyorum....
Olası ama daha vakti gelmemiş projeler, yolculuklar, aşklar vs. üzerine notlar tutuyorum bir köşede.

Buyrun buradan başlayın:
VAKTİ GELMEMİŞ YOLCULUK - 30. yaş günüm için kendime hediye, Prag seyahati. Hangi kent 30 yaşa bu kadar yakışabilir ki ;)
VAKTİ GELMEMİŞ AŞK – eh 30. doğumgünümde, Prag’da, yalnız olacağımı düşünmüyorsunuz di mi?? (bu hediye işini de o düşünce fena olmazdı aslında ama bir kendigöbeğinikendikesengiller üyesiyim ne de olsa, her şeyimiz paket program dahilinde hizmete sunulur. ama bu başka bi konu kafazmızı çok dağıtmayalım)

Beynimi bunlara yönlendirirken, kelimeler beni yolda bıraktı. Paylamak istedim bu kadarcık çıktı....
Bilin duyun istedim, yazamıyorken nelerle uğraşıyorum
Neymiş yazılmasa da eğlenilecek bir şeyler bulunurmuş .....

Tuesday, August 14, 2007

gravity of life


bir kaç gündür yaşadığım bir deneyim.
vakit buldukça yapılması şiddetle tavsiye edilir. doz aşımı serbesttir ;)
bilinen faydaları: ruhu arındırır, zihni formatlar, günlük kargaşanın etkisini minimuma indirir, uykusuzluğu hafifletir.
ilgilenelere playlist oluşturuluş, sormaktan çekinmeyiniz sağlam bir arşivle taleplerinize cevap verilir :)

14 ağustos’07

floating city floating time

şehre, zamana, insanlara bakışa anlam katan, o güne kadar fark edilmeyen küçük detayları öne çıkaran müzikler vardır. Bunları dinlerken dünya farklılaşır, hareketler ağırlaşır. İnsanların sesleri değil jestlerinin belirleyici olduğu gözler önüne serilir biraz da. Hatta daha derinleşilirse hareketlerin havada yarattığı dalgalanmalar bile yakalanabilir. Öylesi bir görüntü oluşur ki, bugüne kadar neler kaçırmış olduğunuza inanamazsınız. Filmlerdeki slow motionın basit bir taklit olduğu anlaşılır.
Renkler birbirine geçer, suya atılmış taş gibi genişleyerek boşlukta dağılır kaybolur. Bir bakmışsınız tüm şehir zaman içinde akıyor, sen de onlarla birlikte...
mekandan bağımsız...
özgürlük bedenlenir sanki.
metabolizmanın hayatın yerçekimine uyum sürecidir bu. Ağır ama bir o kadar akışkan, keskinlikten ve köşelerden uzak, yalayıp geçen, incitmenin ve incinmenin mümkün olmadığı bir hız söz konusudur. Düşmek yuvarlanmakla eş anlamlı olur böyle durumlarda. Düşüş ne kadar yüksekten olursa olsun kalktığın da tek yapman gereken üzerindeki tozu silkelemektir.

Tuesday, August 7, 2007

duman diva senarist


nerden çıktım nereye vardım
çok eğlendim ama sanırım insanları malzeme yapmamalıyım
çok ayıp ;)
07 Ağustos’07

başka bir kadının kaybediş sürecini gözlemlediğimi fark ettim bir süredir.
Git-geller, kayaya vuruşlar, Çırpınışlar, çığlıklar ve her açıdan hissedilen şiddet....
Önceleri oldukça mesafeliydim.Onun için üzüldüm bazen onu kendimden daha fazla düşündüm. Bazen dengesini nasıl kaybettiğini gördüm.
Sonra bir baktım ki aslında yan yana duruyoruz bu oyunda. Farklı kapılardan aynı oyuna giriş yapıyoruz bir bakıma.
Ben sahnenin gerisinde büyük berjerde oturan sigarasını uzun ağızlıkla içen, her üflediği dumandaki şekillerle hikayeler yazan interaktif senarist.
O ise kendi düşüşüne kahrolmuş bir diva. :)
............................
Tahminim birkaç sene sonra o bile inanamayacak yaptıklarına. nasıl cebren ve hile ile bu girdaba çekildiğini düşündükçe haline şükredecek.
Çok istemek ama olduramamanın acısı aslında ona tüm bunları yaptıran.
Mantığın kabul edemediği noktada.
Yanlış soru da kitlenmiş “neden?!!”
Şimdiki umutsuzluğu ise sadece doğum sancısı. Oysa o kendi kendine kürtaj yapmaya çalışıyor. karşı koymak için çok geç, bu çocuk güneşi görecek.
acının sona ermesi içinse tek yapması gereken yarına uyanabilmek ...

Tuesday, July 31, 2007

..............


bilenler bilir kişiye özel yazlarımı buraya koymam onlar bana ve dostlara özeldir.
buraya konumuşsa bu yazı bir nedeni vardır. artık içte tutulmasına karar verilmiştir.
saçmalama hakkımı sonuna kadar saklı tutarak günün özü bu kaldı elimde işte....
31 tem’07
ne derler “kedinin ölümü meraktandır”. ne doğru demişler
Bir kez daha kanıtlandı ki cehalet mutluluktur.
Mutsuz olacağını bile bile bir şeyleri deşmemeleri gerektiği konusunda vaazlar veren ben, kendi benliğime söz geçiremedim
Neden üzülüyorum ki hepimizin öncesinde birileri yok mu, ben hiç mi deli gibi aşık olup çılgınlıklar yapmadım. Bir kez gördüğüm adamlar arkasından yazılar yazmadım. Okusalar kendileri bile hayret ederler bu hissettirdiklerine. Oysa ki ertesi gün uçurdukları kelebeklere teşekkür edip azad etmiştim onları.
Görmek ve okumak aslında hiç bitmeyeceğini düşündürdü bana.
Fethedilme çabası ve bunun için zorlaması daha bi anlam kazandı.
İşte yetersizlik korkum karşımda çırılçıplak beni örten.
Sadece kabuğuma çekilmek istiyorum.
Belki biraz da gitmesini...
Sonrasında üzüleceğimi bilsem de.
Need a little space.
Her zaman ki ürkmüş ben işte kulağımı tıkayıp arkamı dönmek istiyorum.
Sanırım biraz bahane arıyordum. Yılların alışkanlıklarını üstüne çıkıyordu zaten bunu kaldıramazdım. Korkularıma bu kadar aynalık etmesi zor geliyordu. Kendimden de emin değildim pek. vs vs...

Monday, July 30, 2007

pofuduk ve pembe :)


eh her zaman felsefe yapılmaz ki....
zaman zaman şımarmak, kendini kaybetmek, hayal kurmak ve biraz concon bir umrusamazlık da lazım . bunun için eski defterler karıştrılıp size özel, yaza uygun bir yazı da bulunur.

19 Şubat'07
ben aşık olmaya karar verdim bu akşam... az önce hatta....
aşka aşık olmak böylesi bir şey işte. Bir an da gördüğün şeyin kanında yükselttiği adrenaline bağımlı olmak gibi. Yanaklarının birden bire kızarmasına tutkun olmak. Sadece hayal kurmayı istersin sonra. Gerçekleşmeyeceklerine eminsindir aslında. Hatta gerçekleşmeleri için kılını bile kıpırdatasın yoktur. Tadı da sadece o birkaç dakikalık mutluluktadır zaten. Bir daha yüz yüze geldiğinde ilk an ellerini nereye koyacağını şaşırmak sonrasındaysa “bu muymuş yani?” deme hakkını saklı tutmak belki de....
gece kitabını kapadığında yüzünde gereksiz bir gülümsemenin iziyle gözlerin kapanır. Uykuya dalmak ve dalmamak arasındaki o kısa zamanda, kendi kendine kurduğun birkaç anlamsız cümleyle pembe bir bulut yaratırsın. Kendini üstüne tüm ağırlığınla atabileceğin kadar pofuduktur bu düş bulutu. sonsuz şeker pembesi....
hayatta kalmamızı sağlayan , insan olduğumuz hissettiren çocuksuluktur aslında yaşadığımız. Bu denli yadırgamamız ayaklarımızı yerden kesmesiyse kendimize zamanla yabancılaşmamızdır belki de. Artık büyüdüğümüz fısıldansa da hayallerin anlamsızlığı sürekli tekrarlansa da bize. Hayal kurmaktan vazgeçmediğimiz tek konu aşktır. bize özel... saklı kalan cennetimiz.
Bu kısa süreli cenneti yaşatan herkese teşekkür borçluyuz kanısındayım. Kokuları olsa da olmasa da. Uçsuz bucaksız bir oyun bahçesidir bize hediyeleri. Farkında bile değildirler aslında. Ama ne önemi var ki zaten. Farkındalık değil midir yerçekiminin tüm ağırlığını omuzlarımızda hissettiren.
Ben taklalar atmaya gidiyorum şimdi pembe bulutlarımın üzerinde, sizlere el sallıyorum tüm dünyalı dostlarım ;)
İçim içime sığmıyorrrr...

günün filmi

bu yazı kimlerinize karamsar gelse de aslında mutlu ve ferah.... ;)

26 temmuz’07
günün filmi “reign over me”

acılar yaşıyoruz acının ne olduğunu bilmediğimiz zamanlarda gerçekten herşeyin bittiğini görmediğimiz kalbimizi ortadan ayrılacak kadar hızlı attırmayan. Ve acı çeltiğimiz göğsümüzü gere gere söyleyip günlerce ağlıyoruz.
Ve bir gün bir göz kırpma süresi kadar kısa bir zamanda gerçek acıyı hayatımızdan içeri alıyoruz. Çaresizliğin, zorlanmanın ne olduğunu anlayacağımız bir eşikten adım atıyoruz. İşte yalın ve şehvetli kollarındayız. Detaya girilemez bir bakıma bu evrenin ilk günleri sadece birey ve acısı ile arasında gizli bir akitle mühürlüdür. Sessizlik, tüm evrene yayılan ölümcül bir sessizlik.
Ama sonrası sürekli kendine artık geçtiğini tekrar etmekle geçer bir süre. İnanır, inanmak zorundadır. Hayatta kalmak böylesi bir şey değil midir? Herşey mübahtır. Kendine yalan söylemek bile. Zaman zaman hiç olmamış gibi davranmaya başlar. Kendini ispat çabasıyla saçmalar durur. Günlük acıların aksine göğsünü gere gere ağlamaz. bir fısıltı vardır beyninin tüm damarları arasında gezinen “geçti artık”.
Aslında geçmediğini anlamak içinse bazen çok uzun yıllar gerekir. Bir yerlerde bir sekme olduğunu düşündüğü gün gelir şanslıysa. (Tabi farkındalık bir şanssa.) sekmeyi bulduğundaysa oturur sakince. Seneler önceki panikten uzak soğukkanlı. Yüzleşir bununla. Korkularından oluşan bu ağı ilmik ilmik çözmeye başlar. Sevgiyle bakmaya çalışmak kendisini yargılamadan değerlendirmek uzun bir yolculuk gibidir. Unuturken de hatırlarken de haklı olduğunu, suçlanacak bir şey olmadığını bilmelidir bunu yaparken. Unutmasaydı, belki bugün hatırlayacak bir bilince sahip olmayacağını kabullenmelidir.
Böyle yapmaya çalışıyorum ben de. Yolum uzun. Hatırlamak istedikçe ve kabullenip affetikçe düğümlerimi açıp ferahlıyorum.
Reign over me.
Acıyı yaşamak konusundaki tercihler ve bu tercihlere karşı çevrenin tutumları üzerine bir yapım. Aslında gerçekten hiç unutulmadığının kanıtı. Yok saymanın oyun olabileceği, soluk almak için bir boşlu yaratabileceğinin örneği.

Monday, June 4, 2007

being disconnectus


04 Haziran’07

20’li yaşlarımın son 6 ayına giriyorum yakında. Ve bir dönem daha bitiyor. Hep öyle demezler mi...
Beynimde dönüp duran düşünceleri toparlayabilsem sayfalarca tutacak bir “x generation” öyküsü çıkarabilirim aslında.
Bir zamanlar bana demişlerdi ki “kimileri hayatlarının bir döneminde kopuk, aykırı ve umursamazdır ama onlar bağlanacak, kök salacak bir yerler, bir şeyler bulurlar. Bir bakmışsın tüm yaşadıkları bir gençlik hevesiymiş. Ama sen.... sen gerçekten disconnectus’sun. Sen dönem dönem kök salmaya çalışan bir tutunamayansın.” Özellikle deliler gibi oğuz atay ve tezer özlü okuduğum zamanlar bu benzetme oldukça karizmatikti. Pratikteki ağırlığını hissedemeyecek kadar gençtim o zaman.
Sığınalacak hiçbir yerin olmaması demekmiş bu aslında. Her şeyi kendi düzleminde kabullenmeye çalışmak, ağırlığını kimseyle paylaşamamakmış. Zamanla da tüm insanlığa uzaklaşmakmış. Oysa insan doğası gereği sosyal bir canlıdır değil mi?
Derin sessizlik, kopuş...
Duygular paylaşılmalı mı? Acılar paylaşıldıkça hafifler mi gerçekten? Asla mutsuzluk bulaşıcıdır. Başkalarına da bulaşır. Şehir bu gün yaşadığımız isterik toplu nöbetler yaşayan bir insan yığınına dönüşür sadece.
Yalnızlık bu denli güzel ve derinleşme imkanı tanıyan bir sonsuzlukken korkularından dolayı çoğunluğun ayağını sokmaya bile korktuğu lacivert bir deniz gibi.
Kahkahalarımızı paylaşırken ne kadar cimriysek, katı yargılarımızı ve bunlara uymayan herşeye karşı beslediğimiz öfkeyi, bize göre yolunda gitmeyen hayatımızı paylaşma konusundaysa bir o kadar bonkörüz. Kötü olayları anlatmak için yarını bile bekleyemeyiz, telefon açar mesaj atar ne gerekirse yaparız.
Felaketlerimizi severiz aslında. Onlar bizi zavallı yapar, ilgilenilmesi gereken mağdurlar haline getirir. Hayat bize hep acımasız olmuştur. Hemen kucaklanıp pamuklara sarılıp anne kucağına yatırılmalıyızdır.
Safsata.... koskoca bir hayal balonu işte gözlerinizin önünde. Ve perde....

Neyse o birileri eskiden “binoche kadar güzel ağlayan bir kadınsın” da demişti. Ağlamayı başarsam tüm seyircilerimin önünde; bunca zaman sonra sigaramın dumanı usul usul havaya karışırken boynum eskisi kadar narin görünür mü gene?

Wednesday, May 16, 2007

sadece sana...

ŞEKER ANNE
bizim şarkımız haritada kayıp bir şehirdir
bizim şarkımız kırık kalp fırlatan kız
hayat geriye gelmez
o hayat bize hiç gülmez
sen şeker kokarsın anne
sırtıma değersin anne
kelebekler ölürken anne
pencereler kırılır anne
kahveli göğsüne düşerim anne
senin adın kederli anne
sen hep şeker kokarsın
senin adın yağmurlu cadde
sen hep düşler kurarsın
bizim şarkımız haritada kayıp bir şehirdir
bizim şarkımız kırık kalp fırlatan kız
hayat geriye dönmez
hayat bize hiç gülmez
sen şeker kokarsın anne
sırtıma değersin anne
kelebekler ölürken anne
pencereler kırılır anne
kahveli göğsüne düşerim anne

Kent Ozanları/Umay Umay


gerisine bir şeyler eklemeli mi bunun belki hikayesini o da başka zamana....
sonrası bana aldığın kelebeğin gülen ağlayan kanatları sonra utanınca al basan yanakların beni içine al diye dayandığım karnın kızınca kocaman olan gözlerin çok sevdiğim güzelliğini kıskandığı gençlik fotoğrafların.....babamın hep sana baktığı fotoğraflar
kazık kadar olduğumda bile peşimden dolaştırdığn süt fincanı
sevgim özlemim

Sunday, May 13, 2007


"07 nisan’07
özel bir günmüş bugün aslında tarihi atarken farkettim. Nedense sabah gözüme ilişmedim bile. Keşke bakarken görmeyi başarabilsek her zaman. Kayıplarımız ne kadar azalırdı. Kim bilir?
İşte böyle bir şeyin kopup kaybolduğunu hissettim biraz. Hem de geri alınamayacak şekilde. Saniyenin kaçta kaçıysa işte o kadarlık bir zaman dilimine sığan bir duraksama, küçük bir tebessüm başka kimsenin fark etmemesine özen gösterilen sonra dışarıda göz alan gün ışığı. İşte dünya gerçeklerin olduğu.
O kurulmamış cümle ve söylenmeyen her şey bahara karışır.
İçimden kelebekler uçar gökyüzüne :)"

14 Mayıs’07

07 Niasan’daki yazımın kahramanıyla doluydu aklım bugün.
Kim bilir yaşadığı o güzel şehirde bahar nasıldır?
Evet... komik bu yaşta hala hissettiğim şeye engel olamıyorum. Yaşanmamış bir şeyin güzelliğine inanıyorum. İçimde bir ses bizi birleştiren ve kaçırmamamız gereken şeyler olduğunu fısıldıyor. Yakalanması zor bir huzur, sığınılacak sıcak bir göğüs... hani zamanla herkesden sakınmaya başladığımız o maskesiz bir bakıma çocuk yanımız vardır ya işte onu rahatlıkla dışa vurabileceğimiz bir yalınlık. Defansımızı çekip sadece masaya kendimizi koyabileceğimiz... Duru, olduğu gibi içten...
Acaba o da farkında mıdır tüm bu kayıpların? Ya da tekrar gelir mi bu şehre? Sıkıntıdan patladığım, sırtımı bir duvara yaslayıp sürekli saate baktığım bir davette, duvarımın benim görmediğim tarafında o da sıkılır mı? Sonra gene hiç birbirimizi görmeden atlayıp uçağına tüm yalnızlığına rağmen büyüsüne kapıldığı o ışıklı kente döner mi? Havaalanına indiği anda İstanbul’u özlemeye başlayacağı seyahatine tüm bunları bilerek başlar mı?
İşte duvarın arkasına kafamızı uzatmamız gerekiyor zaman zaman. Ve öğretilmişliklerimizi bir kenara bırakıp yerinde ve zamanında hamlelerimizi yapmamız. Yoksa hep kaybettiğimiz ve arkasından keşkelerle başlayan cümleler kurduğumuz anılar biriktireceğiz.
İnsanı var eden umutsa, keşkesiz, güneşli, kelebeklerimi özgürce uçurucağım günler diliyorum kendimden ...
Bu yaz.... bu şehirde.
:)

Thursday, April 12, 2007

değişim, dönüşüm ve yitiriş

12 nisan’07

içtenliğimiz nereye kadar sorgulamak lazım zaman zaman...
ne kadar seviyoruz dostumuzu, sevgilimizi, arkadaşımız, en uzak akrabamızı....? sevginin ilginç açılımları ve koşulları var aslında hiç fak etmediğimiz. Koyduğumuz kuralları biz bile görmüyoruz aslında. Aksi çıktı mı kenara bir çentik, “out of order”!!!
hani koşulsuz tek sevgi anne sevgisi hepimizin bildiği, o da doğası gereği biyolojik. Bu kadar fazlasını beklememeliyiz tabi ki haksızlık olur, zaten biz de vermiyoruz kimseye. Bazen istesek de egomuz izin vermiyor. O çok yüce benliğin devamı için kırmızı kart hakkını hep saklı tutuyoruz.
Bugünlerde fark ettiğim en önemli koşulsa “değişmeme kuralı”. Alıştığımız dışına çıkmamalı sevdiğimiz kişi. Yormamalı bizi. Hele hele HAYIR hiç dememeli.
İşte bundan değişim dönemlerinin en zor tarafı peşi sıra gelen kaybediş sürecidir. Atlatılması gereken sınav da budur işte. Yaşam döngüsünün ana kuralının kendinizde yarattığı etkiyi ne kadar taşıyabildiğinizi test eder bu süreç. İçinizde bir yan test cevaplarına arka sayfadan bakmak isteyen bir çocuk gibi kolaya kaçıp, eski alışkanlıklara kaçmak ister aslında. O zaman anlarsınız Aslan Yürekli Richard, kılıcı taştan çıkardığı için almamıştır o ünvanı,kaybettirdiklerine hazır olduğu için verilmiştir ona.
Bense içimdeki çocuğa kulak verip “ ben hala sizi çook seviyorum” demek istiyorum bazen.
Ama olmuyor. Sadece bırakıyorum benden vazgeçen sevdiklerimi.
Önceden bir şekilde bıraktıklarımın ya da kırmızı kart gösterdiklerimin yanına koyuyorum onları da. Bir büfe yaptım hepsi için. Dantellerini yılda iki kez kolaladığım ama tozlarını almaya hiç elimin varmadığı.
Ama her yanından geçtiğim de gülümsediğim, eski bir büfe....

Monday, April 9, 2007

hayatın yerçekiminde günyüzü hikayeleri,görüntüleri ve alıntıları....

güneşli bir günün getirisi bana bu sayfa...yetişkin olduğunu iddia eden benin oyun alanı ;)yaşanmış, yaşanacak, yaşanması istenen hikayeler, paylaşılması gereken görüntüler ve hep kendime saklayıp da aslında herkesin okurken benim kadar eğlenmesini istediğim yazımlarımla herkese merhaba