
04 Haziran’07
20’li yaşlarımın son 6 ayına giriyorum yakında. Ve bir dönem daha bitiyor. Hep öyle demezler mi...
Beynimde dönüp duran düşünceleri toparlayabilsem sayfalarca tutacak bir “x generation” öyküsü çıkarabilirim aslında.
Bir zamanlar bana demişlerdi ki “kimileri hayatlarının bir döneminde kopuk, aykırı ve umursamazdır ama onlar bağlanacak, kök salacak bir yerler, bir şeyler bulurlar. Bir bakmışsın tüm yaşadıkları bir gençlik hevesiymiş. Ama sen.... sen gerçekten disconnectus’sun. Sen dönem dönem kök salmaya çalışan bir tutunamayansın.” Özellikle deliler gibi oğuz atay ve tezer özlü okuduğum zamanlar bu benzetme oldukça karizmatikti. Pratikteki ağırlığını hissedemeyecek kadar gençtim o zaman.
Sığınalacak hiçbir yerin olmaması demekmiş bu aslında. Her şeyi kendi düzleminde kabullenmeye çalışmak, ağırlığını kimseyle paylaşamamakmış. Zamanla da tüm insanlığa uzaklaşmakmış. Oysa insan doğası gereği sosyal bir canlıdır değil mi?
Derin sessizlik, kopuş...
Duygular paylaşılmalı mı? Acılar paylaşıldıkça hafifler mi gerçekten? Asla mutsuzluk bulaşıcıdır. Başkalarına da bulaşır. Şehir bu gün yaşadığımız isterik toplu nöbetler yaşayan bir insan yığınına dönüşür sadece.
Yalnızlık bu denli güzel ve derinleşme imkanı tanıyan bir sonsuzlukken korkularından dolayı çoğunluğun ayağını sokmaya bile korktuğu lacivert bir deniz gibi.
Kahkahalarımızı paylaşırken ne kadar cimriysek, katı yargılarımızı ve bunlara uymayan herşeye karşı beslediğimiz öfkeyi, bize göre yolunda gitmeyen hayatımızı paylaşma konusundaysa bir o kadar bonkörüz. Kötü olayları anlatmak için yarını bile bekleyemeyiz, telefon açar mesaj atar ne gerekirse yaparız.
Felaketlerimizi severiz aslında. Onlar bizi zavallı yapar, ilgilenilmesi gereken mağdurlar haline getirir. Hayat bize hep acımasız olmuştur. Hemen kucaklanıp pamuklara sarılıp anne kucağına yatırılmalıyızdır.
Safsata.... koskoca bir hayal balonu işte gözlerinizin önünde. Ve perde....
Neyse o birileri eskiden “binoche kadar güzel ağlayan bir kadınsın” da demişti. Ağlamayı başarsam tüm seyircilerimin önünde; bunca zaman sonra sigaramın dumanı usul usul havaya karışırken boynum eskisi kadar narin görünür mü gene?
20’li yaşlarımın son 6 ayına giriyorum yakında. Ve bir dönem daha bitiyor. Hep öyle demezler mi...
Beynimde dönüp duran düşünceleri toparlayabilsem sayfalarca tutacak bir “x generation” öyküsü çıkarabilirim aslında.
Bir zamanlar bana demişlerdi ki “kimileri hayatlarının bir döneminde kopuk, aykırı ve umursamazdır ama onlar bağlanacak, kök salacak bir yerler, bir şeyler bulurlar. Bir bakmışsın tüm yaşadıkları bir gençlik hevesiymiş. Ama sen.... sen gerçekten disconnectus’sun. Sen dönem dönem kök salmaya çalışan bir tutunamayansın.” Özellikle deliler gibi oğuz atay ve tezer özlü okuduğum zamanlar bu benzetme oldukça karizmatikti. Pratikteki ağırlığını hissedemeyecek kadar gençtim o zaman.
Sığınalacak hiçbir yerin olmaması demekmiş bu aslında. Her şeyi kendi düzleminde kabullenmeye çalışmak, ağırlığını kimseyle paylaşamamakmış. Zamanla da tüm insanlığa uzaklaşmakmış. Oysa insan doğası gereği sosyal bir canlıdır değil mi?
Derin sessizlik, kopuş...
Duygular paylaşılmalı mı? Acılar paylaşıldıkça hafifler mi gerçekten? Asla mutsuzluk bulaşıcıdır. Başkalarına da bulaşır. Şehir bu gün yaşadığımız isterik toplu nöbetler yaşayan bir insan yığınına dönüşür sadece.
Yalnızlık bu denli güzel ve derinleşme imkanı tanıyan bir sonsuzlukken korkularından dolayı çoğunluğun ayağını sokmaya bile korktuğu lacivert bir deniz gibi.
Kahkahalarımızı paylaşırken ne kadar cimriysek, katı yargılarımızı ve bunlara uymayan herşeye karşı beslediğimiz öfkeyi, bize göre yolunda gitmeyen hayatımızı paylaşma konusundaysa bir o kadar bonkörüz. Kötü olayları anlatmak için yarını bile bekleyemeyiz, telefon açar mesaj atar ne gerekirse yaparız.
Felaketlerimizi severiz aslında. Onlar bizi zavallı yapar, ilgilenilmesi gereken mağdurlar haline getirir. Hayat bize hep acımasız olmuştur. Hemen kucaklanıp pamuklara sarılıp anne kucağına yatırılmalıyızdır.
Safsata.... koskoca bir hayal balonu işte gözlerinizin önünde. Ve perde....
Neyse o birileri eskiden “binoche kadar güzel ağlayan bir kadınsın” da demişti. Ağlamayı başarsam tüm seyircilerimin önünde; bunca zaman sonra sigaramın dumanı usul usul havaya karışırken boynum eskisi kadar narin görünür mü gene?