Thursday, September 20, 2007


biraz daha uyanık kalırsam bu liste uzar gider, ölmeden önce yapılması gereken 100 şey haline gelir...ben yatıp uyumalıyım en acilinden
hatta biri oturup bu listeyi öncelik sırasına göre düzenlese de beni dertten kurtarsa bütün tilkilerimin kuyruklarını birbirinden itinayla ayırsa... daha başımı yastığa koymadan hayallere başladım işte
herkese tatlı rüyalar, gece ya da gündüz ;)
20 Eylül’07

devinim başladı gene,
hissediyorum
moleküllerimin titreştiğini, oturduğum masadan çok uzaklara uçarak bile gidebileceğimi biliyorum. yoksa siz sadece superman mi uçabilir sanıyordunuz.
yok öle bir şey.
bir şeyler yapmak lazım yeni. zamanıdır...
za da yapılmış başlangıçlara hız vermenin. Bilmiyorum şimdi hangisi daha doğru, belki de “d / hiçbiri” ama önemi var mı bu tirbülansta.
aşık olmak lazım, mevsim sonbahar olsa da,
projeler bulup zamana sıkışmak, beyin felcinin eşiğinden dönmek,
yollar gitmek (şimdilerde herkesin dönmeye başladığı),
kendinden huzursuz bir günde sabaha kadar film izleyip bir karede takılı kalıp sayfalarca yazmak sonra da “olmaz olmaaaazzz” diyip, saatleri “delete”lemek
liste uzar gider, hepsi öncelik için kafada birbirine tutuşur, yarın sabah erken kalkmak zorunluluğundaki ben hepsini saatimi kurarken zembereğe sarar yorganımı başıma çekerim.
kitabımda var olmayan ve hiç olmayacak bir dünyadaki ikilemlere kafa yorarım bu akşamlık.

Monday, September 3, 2007

the one


farklı zamanlarda farklı nedenlerle yazılmış iki ayrı yazı...
acının aslında zamanla azalmadığının kanıtı gibi
dramatik bir durum yaratmanın anlamı yok, kimseyle konuşamadım gene yazdım sadece
burada olmayı en çok hakeden herşeyime ama en önemlisi biricik dostuma
sevgiyle
30/11/2005
canımsın... tek başlangıç bu olabilir. Şu an ben eğer ben olabilmişsem biraz da sen yaptın. Sonradan kaybettiklerimse bir ihanetti belki tüm yaşadıklarımıza. Sırt çantan yatıyordur herhalde bir yerlerde hiç durmaması gerektiği bir yerde.
Çok şeye ihanet ettik değil mi? Uzak kentlere, görmediğimiz yüzlere, konuşamadığımız yüzü dövmeli nice kadın bekliyor belki yolumuzu bilmediğimiz boşaltılmış köylerin çevresindeki barakalarda. Onlar bile bırakmadılar virane hale gelen köylerini.
Kelimelere ve fotoğraf karelerine ihanet ettik öncellikle. Oysa ne çok severdik gezmeyi ve yazmayı...
Birlikte olsak yapamayacağımız şey yoktu aslında.
Kimse fark etmedi bile bunun eksikliğini şehirde o talan coğrafyadaki teyzem dışında. Hayatı renklenmedi, hiç fotoğrafı çekilmedi belki ömrü boyunca.
Basit bir kamu memuru hayatının macerasını yaşayamadı bir kez daha. İşini kırıp iki deliyi dolaştırma zevkini tadamadı. Sıkıldı, içi bunaldı, pencereyi açtı.. anlam veremedi hissettiğine.
Birini gülümseyerek hatırlamanın coşkusu bu. Birini gülümseyerek hatırlamaktan daha güzel ne olabilir ki... gülümsenerek hatırlanmak. Benim de tek isteğim bu.
Kaç yaşında, nerede kimlerle bilinmez elbet bir gün ama biliyorum. Sonrası önemli işte. Kalanların tebessümü, şerefine kadeh tokuşturmaları keyifli bir sofrada. Biliyorum ki birileri senin için bunu hep yapıyor. Sevinmelisin. Seviniyorsun da, eminim.
Kimse bırakmıyor aslında sevdiklerini, terk etmiyor. Zaman zaman gerçekten dokunuyor saçlarına boynuna biliyorum. Başka bir şekilde ama yapıyor bunu gene de. Dokunuyoruz aslında birbirimize sadece anladığımız alıştığımız gibi değil.
Anlık dolan coşku ya da sevgi bunun işareti. Anlamsız mutluluk.


03 Eylül’07
eskiden ağlayarak uyanırdım o senin olduğun rüyalardan. Annem başımı dizlerine koyardı, bırakırdı içim boşalsın; yüzüm, boynum yıkanırdı. Apak olurdum yeni günde.
Dün gece, uzun zamandan sonra gene rüyalarını gördüm. Nasıldı, ne yaptık belirsiz.
Ağlamadan uyandım, kahvaltı hazırladım, işe gittim. Boğazım düğümlendi durdu, gözlerim doldu bütün gün, ağlayamadım.
Her zaman ki gibi bir gün de ben hiçbir zaman olmadığım kadar yıkık...
Bugün de bir uçurumun kenarında aşağıdan ses bekler geçti...