Saturday, June 28, 2008

siyasetin chicklet'i


27 Haziran’08
Diyorum bulaştırmayın beni siyasete, toplumsal çıkarımlara vb. konulara. taşlanırım sonunda biliyorum kendimi. Biri burada başlar benim milletsizliğimden, etnik kökenime verip veriştirerek çıkar sonunda. Ne gerek var böylesi gerginliğe?
Hiç yok aslında yok ama buna dokunmadan geçemeyeceğim. Azıcık kaşımak lazım gibi geldi bana bir şeyleri. Beynim beni yanıltıyor da olabilir. Napalım bugün şansınıza bu çıktı.
Gündem haftalardır Euro 2008 malum, onunla yatıp onunla kalkıyoruz. Bazen yatıp uyuyamasak da yerlerden kalkamıyoruz, sürünmek artık galip geldiğimiz gecelerin vazgeçilmez eğlencesi.
-Sonra kendinin amerika’da yaşadığı sanrısıyla yataktan fırlayan ben şiddetle telefona sarılır polisi arar tabi ki meşgul. İçeriden gelen sakin dingin ses “napıyosun kızım sen??” cidden ne yapıyorum ben. Telefon açılsa verilecek cevap belli” abla sen rahat ol köşede kurşun saydıran çocuklar bizden. Bilirler nasıl saydırılacağını yılların deneyimiyle. Huzurlu olun” –
İşte böyledir benim ülkem mizah için ekstra çabaya gerek yok. Eğlenecek malzeme çok eğitim zaiyatları olmasa :(
Son maçımıza yoğunlaşalım … Tamam itiraf ediyorum yenilmelerini diledim. Ama ne yapayım yazık değil mi “çatlak ses” olanlara (ki bengiller olurlar kendileri ile soydaş sayılırız)…. Birileri herhangi bir yerde dövülerek öldürülebilir, çocuklar başından vurulabilirdi.
Bir de hak etmeyen insanlara yaramasın böyle başarılar. Yakışmıyor. Tek, biricik ve tanrı’nın türkiye’ye yegane lütfu olan kişilikler daha bir kendini bilmez oluyorlar. Başarı taşıması zor ve erdem gerektiren bir şey yoksa zamanla goblinleşebiliyormuş insan. Bu kadar mı gün yüzüne çıkar şeytanın en çok sevdiği günah, bir maske gibi yerleşir suratına çıkmaz.
Tamam hoş değil tabi öyle basit bir golle yenilmek 90 dk. süren kaliteli mücadele üzerine ama oluyor böyle şeyler. (ben de ne bilirim futbolu atıp tutuyorum öle :) ama jargonu kaptım hafiften))
Neyse konumuz maç gol vs değil zaten konu bırakabilmek aslında. Ertesi gün “milli file bekçimiz” Rüştü artık milli takım maçlarında görev almayacağını açıklamış. O kadar güzel geldi ki kulağa egoların havalarda uçuştuğu bir platformda bunu açıklayabilmek, bırakıp gidebilmek türk insanın alışkın olmadığı bir tavır. Bunu söyleyince atıp tutmak kolay geliyor çok bilenlere. “bırakacak tabi ki, yenir miydi o gol bea!!!!” yaa değil mi?? Biz aslında en ufak bir dedikodu da koltuğunu bırakıp giden, ismini temiz tutmak için mevki, ünvan ne varsa, yeri ve zamanında terkedebilen bir topluma mensubuz.
Sonra düşünmeden edemedim. Bu davranıştaki düşüncenin yarısı ankara’da, bilgisine, birikimine, ne olduğuna bakmadan bizi yönetmek için debelenen, gecesini gündüzüne katan maalesef ki geçmişinde yüz kızartıcı suç bile bulunan o müthiş güruhta olsa ne olurdu benim yurdumun hali….
Seneler önce tanıştığım bir Hollanda konsolosluğu görevlisinin manidar sorusu geldi aklıma bir de aklıma : “siyasetçileriniz neden bu kadar yaşlı??”
Nedene acaba???
……………………………………………………………………………………………………………………….
Hastalıkta, sağlıkta, zenginlikte, fakirlikte; ölüm bizi ayırana kadar……. ;)

Tuesday, June 24, 2008


bir de tabii herşeyden bağımsız eğlenelim gülelim bakalım bizim kız neler yazmış diye sayfayı ziyaret eden bir okur kitlemiz var onları yadsıyamayız :) işte onlar için uzun zamandır kendime sakladığım hafif sex and the city kokan yazılarımdan bir tanesi tozlu raflardan çıktı. (bir de günün bonusu görsel çalışmalardan bir örnek sonunda buraya çıkmaya hak kazandı)

05 nisan’07
okuldan dönüş... otobüs... taksim-...... hattı ve tabi ki bu saate trafik...
kitap okuyup düşünmekten başka ne yapılabilir. Mutsuz insanlar topluluğuyuz, suratlarımız asık, dünya üzerindeki varlığımız bile kendimize ağır... onları kendi dünyalarında bırakıyorum, hepsinin bir gün mutlu olmasını dileyebilirim sadece.
Uzun bir yolculuğa çıkıyorum sonra aylar öncesine. Nerden geldiyse aklıma şimdi. Aylar önce malum sıkıntıdan gay clublara takıldığımız dönemdi. Her zaman ki gibi istemediğim kurtulmak için can attığım bir adamda beraberimizde. Resmen akan salyalarıyla şeytani bir ifade oluşmuştu yüzünde tüm güzelliği kaybolmuştu sanki. Kaçmanın çeşitli yolları vardı böyle durumlarda... tuvalete gitmek bahanesiyle arka tarafta saklanmak ve kendini toparlaması için dua etmek mesela hiç de fena bir fikir değildi. Tabi ki kadınlar klan halinde tuvalete gider biz de kurala uyduk sıkış tıkış yürümeye çalıştık. Kaybolmak ve tanınmamak istiyordum kalabalıkta. Zaten ortam gereği çoğunluğunda umurunda değildim, müthiş rahatlık!!!
İşte hani bir ses kafanı kaldırmanı söyler ya, bir şey dürtükledi beni de. Güzel değildi, ama anlatılamayan bir şey vardı yüzünde en az benim kadar sıkılmış bir ifade. Yolumuza devam edelim yapılabilecek bir şey yok, ne kadar toz bulutu haline gelmeleri için dua etsek de başkalarıyla gelmiştik.
Geri dönüş... gene aynı ifade yüzünde. Biraz incelendi boyna kadar dövme, dans etmiyor, duvara sıkı sıkı dayanmış, sonuç: gay olma ihtimali çook düşük. O kadar derin bakması neden??
Zoraki partnerlerin yanında geçen yarım saat....
Yer mi değiştirelim, barın oraya mı?? Ama neden daha çok acı çekeyim ki. o gözümün önünde ve öyle bakarken hiçbir şey yapamadan ve bir tarafım sürekli defansta.
Tabi oturacak yer olmayınca barın üstü benim için hazırlanmış lüks bir mekan oluyor.
Bu gece nasıl geçer.. her zaman deli gibi dans ettiğim yerde hareket bile edemiyorum. Böylesi ahtapot olmaya ne gerek var. Salyalı vantuzları bertaraf etmek çok yorucu olabiliyor. Neden anlamazlar ki, bir kadın dans etmiyor konuşmuyor ve sürekli somurtuyorsa, çıkarılacak ders: istemiyor işte!!!! Yanında olmana bile katlanamıyor. İlla bir beklenti olmadan eğlenilemiyor mu?? Eğlenilemiyor ki aylardır gay barlara geliyorsun diye cevap veriyor iç ses. eh o da haklı tabi.
Tekrar yer değişikliği. Arkadaşım memnun halinden  ama ben o küçücük yere bu adamın yanına oturmam. Kendi kendimi kafese sokmanın ne alemi var.
“ben dolaşacağım”
tam iki adım atmıştım ki 88 kolundan biri geldi gene. Çare yok ben de sıkı sıkı duvara sokulup gereksiz muhabbetlere kafa sallıyorum. Sonra ahtapotun arkasından o bakış geçiyor. Onun da anlam veremediğini anlayabiliyorum. Biriyle hiç konuşmadan bu kadar içten olunabilir. Kısa bir süre sonra tekrar geçiyor.
Bu işe bir dur demek lazım.
Küçük ahtapotumu arkadaşlarının yanına bırakmalı. Nefes almalı ve derin bakışlar neler yapıyor bir bakmalı.
“telefon etmeliyim, mümkünse yalnız!!! Gelicem hemen”
Biz kadınlar da kötüyüz sanırım biraz.
Güç bela kurtuluyorum, ben bu kadar çekici bir kadın değilim ki, sadece onun gözü dönmüş.

Biraz nefes ne güzel bir şey. Tam mekanın ortasına gelmişken gene aynı güdüyle başımı çeviriyorum. İşte beklenen kişi. Elimi tutuyor, yüzüme bakıyor. Başka bir şey söylemeye gerek var mı? Konuşmak bütün büyüyü bozmak demek. Ne kadar öyle kaldık bilmiyorum.
“geleceğim birazdan diyip uzaklaşıyorum”
hava almalıyım, kalbime ağır gelir böyle anlamlı durumlar. Böylesi bir yerde ne kadar anlamlı olur da ayrı bir polimik konusu zaten.

Yanındayım tekrar. Sarılıyor, bir şeyler söylüyor. Başını çevirdiği yere bakınca arkadaşlarının şaşkın bakışlarını görüyorum. Sonra gülmeye başlıyoruz çünkü anlatmak imkansız.bir süre sonra kolumdan dürtülüyorum. Korku, endişe, panik..... neyse ki arkadaşım. Aksini düşünmek bile istemiyorum.
“gitmeliyim.”
Gene derin derin bakıyor ve hiçbir şey söylemiyor.

Gitmeliyim ama bu sefer katlanamam o ahtapota.
Çıkıyoruz.
Ve taksi de daha fazla dayanamayan ben tipik bir yay olarak bombayı patlatıyorum.
“aşık oldum”
İç ses “ tut şu çeneni lütfen.. lütfen yaa !!!”

gereksiz ve seviyesiz küçük bir tartışma sonrasında eve dönüyoruz.

İşte kısacık taksim-...... hattında trafik nedeniyle ben böyle uzun bir yolculuk yaptım.
Bir daha o adamı hiç görmedim. O mekana hiç gitmedim. Ama nerden geldiyse aklıma, yaşamımdaki tüm anlamsızlıkları yok etmek için, evrenden o bakışları istedim tekrar.

özrü olur mu hissedilenlerin bilmiyorum ama şimdi hissettiklerim kin gibi duruyor bana. hoşlanmadım ben hiç bu tür hamlelerden bana göre değilmiş, ruhumu daha da gerermiş meğer haberim yokmuş

24 haziran’08
Yetiştirilişten yanlışız die bitirmiştim ya bitmedi …
Kalamadım o kadarla…
İntikam gibi geldi yankısı ama ben kin tutamam ki…
Şimdi boğumsuz gırtlağım ve ben sızlıyoruz.
Unuttum ki ben ne hissettim o zaman,unuttum bile…. Yattım kalktım yattım kalktım geçti.
………………………………………………………………………………………………………
Şakacıktan bile yalan söyleyemiyorum :( beceriksiz ben
Hesap kitap yapmadım yazarken ne kadar derine batırabilirim vodoo iğnemi diye. Ama sanki şimdi elimden bezden bir bebek var ve ben huzurlu uykusunda onu dürtüp duran bir cadı.

Thursday, June 19, 2008

avaliable just for a while


Mesaj kaygılı gençlik….. sizi anlıyorum (ama sadece bugün için)

19/06/2008
Biz susup ketum olmak için yetiştirildik. İyiliğimiz de kötülüğümüz de içimizde bir yerlerde kalmalıydı ki yüz göz olunması…… hayatla yüz göz ol o problem diil tabe. Kendine yüzün tutmaz sonra ama ne olacak ki kırılan kola sağlam muamelesi yapan bir toplumda.
Bir işi çok iyi yapsan da ulu orta söyleme. kıymeti bilinir birgün. bırak övgüyü yeri zamanı geldiğinde başkaları yapsın denildi hep. Tamam teori de süper ama mekanizma öyle işlemiyor maalesef. Sen ne olduğu net olarak ortaya koymadıkça yaşamın kıyısı durumundasın. Bunu hiç söylememişler öncekilere. Ya da hepsi zaten kıyı bucakmış kendilerinin bile haberi yokmuş.
Sonra yüz göz olmama durumuna gelelim bir de. O müthiş laf var ya bütün replikleri içimizde patlatan “aman büyüklük sende kalsın”!!!!
İşte ben çok büyüdüm kanısındayım artık. kocaman oldum gibi geliyor bazen. Öle ki düğüm düğüm üstüne atıyorum artık. Geçen gün aynaya baktım bir ben doğuracak kadar büyütmüşüm. Sesim çatal çatal sustuklarımla.
Bu yazı bir gönderme midir?? Evet!! Bir boğum daha düğümleten canım arkadaşıma sevgilerle... Artık kelime anlamını bile kaybettiğim arkadaşlığımıza bir bilmece hediye ;) Artık var olmayan dürüstlük yaşamda kaybedilen masumiyet gibiymiş. Kavurucu, nefesi tıkayan bir sıcak kalırmış sadece.
Boşuna özen boşuna ihtimammış, bir kez defans indirmeye bakarmış herşey ve hiç de fairplay olmayan bir hamleyle.....touche
Nerelerden girip nereleri dolandı gene, yetiştirilişten yanlışız....
ironiye buladım ortalığı boşuna

Tuesday, March 4, 2008

"all" is mine


dünden bugüne neler değişmiş. paralel yaşamlarım var da arada geçiş yapıyorum birinden diğerine... şimdi böyle savruluyorsam, iyi atlatmış ergenliği diş telli kocaman gözlüklü freak ben hehehe

03 mart'08
yarım... :(
ne oldu bana eskiden ne çok gülerdim... eğlenceliydim....
herkesde biraz bırakmışım da bana bir şey kalmamış gibi. içim bomboş... ne düşse sert yüzeye çarpıp sekiyor. yankısı ve parçaları kalıyor. parçalar bana batıyor.

04 mart’08
güneş iyi geldi işte...
bahardan mı bilemem ?? ama herkes ayrı bir teldeydi bugün. hele şehirden kaçma planlarını paylaşan taksi şöförü ve ben. ikinci karısıyla tanışma hikayesi de hoş oldu akşam akşam... parçalı kel bi taksiciden beklenmeyen bir farklılıktı.
yormalıymışım ben kendimi meğer kafamdakileri unutacak kadar işe yoğunlanmaşmalıymışım :)
önümüzdeki birkaç gün de bu yoğunluk kurtarır beni sanırım sonrasına daha bi atmış olurum belki bu kendimden usanmış halimi... umudum bu şimdilik.
ama hala “want my frogprince back”... acaba şeker adamın lanetindeki gibi üç kere arka arkaya “frogprincefrogprincefrogprince” dersem işe yarar mı?? :P
anlaşılacağı gibi birşeyler deviniyor. bir tarafım zıpır bir çocuk, elini dilini zor tutuyorum.
bakalım nereye varacak bunun da tanrı hepinizi korusun..

Wednesday, February 27, 2008

kıymetlimiiisss


Bir önceki yazıyla tamamen alakasızdır trajedi yaratılmasın sadece boş durmadım demek için biraz, biraz da ne biliyim sevdim ben bunu bişeyleri ifade edebilmiş gibi. sevgiyle bakmak birşeylere üzerine gülümsemek biraz :)

04 Ocak’08

Hayatımızda bazı insanların gitmesi dayanılmazdır. Süre o kadar uzundur ki, sanki hep varmış gibidirler... Düşününce hayatında varolmadığı zamanlar m.ö ile ifade edilebilir.
"Mavi gözlü bir devdi o ve ben minicik bir kadındım ." (biliyorum klişe ama öleydii :))
alışılmadıktı.... kocaman yüreğine ne zaman bu kadar yayıldım yerleştim hiç farketmedim anlamadım hatta, süreç o kadar akışkandı ki. zorlamasız, fazlasıyla olması gerektiği gibi.
Korunaklı, sakindi... ağzından çıkan herşeye güvenebilmek demekti, sevdiğim dondurmanın hep dolapta olmasıydı, ben ne yaparsam yapayım pijamalarımın olduğu dönülmesi kendi evimden bile öncelikli olan yerdi onun yanı... karnım ağrıdığında tüm enerjisini bana vermesiydi, sırf ben keyifsiz olmayayım diye. buarada zaman uzun ya ben büyüdüm/büyütüldüm, değiştim, gelişeyim diye desteklendim. başarılarımla gurur duyuldu.
Böyle şımartılınca anlaşılmıyor kıymeti...
Sevme şekillerimiz farklıydı.
yüzümün düşmesine bile kıyamayanı hırplayarak cevap vermekti benim sevgim. kabullenmek yerine sorgulamaktı hep.
Sıradan görünen detayları onlar yok olmaya başlayınca farkeder insan. kaybettiklerinin kıymetini anlar, öyle oldu tabi ki bizde de...
Şimdi ne zaman görsem onu bakışları gri ve donuk. varlığımın ona yansıyan ışığı yok. sırtımı dayadığım huzur dirsek boyu mesafede.
Kısa zamanda yaşlanmak gibi bir şey bu...
boş bir evin kilidini çevirip girersin de, evde günlerdir pişen bir şey olmamıştır ya da yaşayan kimse olmadığı için sıcak bi koku almaz burnun sadece rahatsız edici bir ağırlık vardır hemen pencereleri açıp evi havalandırarak dışarı atmak istediğin.
Bir süredir o ağırlığı taşıyoruz işte sırtımızda. penceler nerede unuttuk, artık eve hiç uğramıyoruz belki, uğrasak da kokumuz sininceye kadar kalmaktan ürker olduk.

ask the dust



kendimle yersiz uğraşmalarım son buldu biraz da iki kelimeyi ard arda getirip bir paragraf çıkarabildim , devamı da gelecek gibi :) sonunda açıldı sanırım bir kaç çakram.... (açılırken ki şiddet yazının üslubuna da sinmiş birazcııkk)

27 Şubat’08

yazıp yazıp atıyorum kenara günlerdir... birşeyler birikiyor ama hiç birinin ucundan tutulur tarafı yok.
kendime saklayacağım çoğunu. şimdiden üzüntülerimi belirtiyorum.
ama öğrendim ki mutluluk yaramıyor bana... ne kıymetini bilip kalıcı olmasını sağlayabiliyorum hayatımda ne de üretkenliğimi besliyor. hafif bir rahatsızlık lazım bana, uçuk mavi bir didişme. söz konusu süreçte yazılanlar ise vasatın altında anlamsız tutarsız. belki de yeterince huzurlu yaşayamadım bu mutluluğu... zaten toz bulutu şimdi. yerine oturmayan sayıklamalar uçuştu etrafta bir fasıl sonra gereksiz bir dağınıklık...
tüm olan biten geçen, geçemeyen, takılıp kalan ne varsa.....
ben alışkanlıklarını seven bir insanım. değişikliği sevmem, yeninin insanına da durumuna da zor uyum sağlarım.(üzerinde çalıştığım kötü bir alışkanlık diyelim bu duruma) sabır gereklidir tüm koşullarda konunun muhattabına. her şeyin bu kadar hızlı akıp gitmesi, anlamadığım nedenlerden koşulların birden bire sessiz sedasız değişmesi ise iyice gerer beni.
kaçış planımı bile yaptım bugün, yakında birkaç gün yok olacağım bilinen adreslerimden. tüm iletişim araçlarımı da en dip köşesine atacağım çantamın kalın bir çorabın, kazağın artık hangisinin ölçüsü uygun gelirse içine tıkıp gözlerimi kapayacağım.
dünya gerçekleri de bastırıyor aslında bir yandan. ki burada siyaset yapmamak için kendimi zor tutuyorum nereye kadar dayanırım o da belli değil ama uzun sürmez bu ketumluğum birkaç vakte pandoranın kutusu açılacak gibi görünüyor. yoksa kendi derdime çok düştüğüm için değil bu egosantrik cümbüş. bir süre daha taşlanmamak için susuyorum.

Friday, January 18, 2008

when my head in clouds...


16 Ocak’08

Huysuzum, huysusum çok huysuzzzzz....

19 Ocak’08
Huysuzdum, uykusuzdum. uykusuz olduğum için daha da huysuz oldum. sonrası... sonra kendimi çikolatalı kekin kollarına bıraktım. Bu kendini alkole vurmak gibi bir şey, ikisinin de fazlası mideye zarar ve ikisi de kendince kafa yapıyor. Ama çikolata sadece mutlu ediyor alkolün efkar gibi yan etkileriyle karşı karşıya kalmıyorsunuz. ferzan özpetek filmlerinin soundtracklerini fona aldığımız bugün güneş de yüzünü birazcık gösterdi. huzura bulandık sonunda.
gene küçük bir temizlik yaptım hayatımda kendimce. (dönem dönem yapmak lazım, çekmeceleri toplayarak evrene hayatımı düzeliyorum mesajları vermek yeterli değil çoğu zaman.) ne kadar sağdık kalırım kendime veridiğim sözlere bilmiyorum ama huzurumun güneşten sonraki nedeni bu.
eleştirildim bu temizlik sırasında ama ilk defa. (genel de bunu dillendirmek konun müdahillerine aslında) çok şey öğrendim kendim hakkında. aslında karşımdakinde şikayet ettiğim herşeyin ben de olduğunu gördüm boşuna suçlamışım zavallıcıkları. bir de yüzsülük yapıp “bunlar, bunlar vb.leri yüzünden artık oyun dışındasın” dedim. tabi söz konusu “bunlar bunlar vb.leri”nin çoğunu bünyemde bir yerlerde barındırıyorum ben de.
küstahlık bu ya, bana yapılınca o karmakarışık kanımdaki bütün kaprisli genler gün ışığına çıkıyor. farkındayım tabi ki tüm bunların ama bir de dönüp haklısınız desem gülümseyerek, deli sınıfına terfi edeğim içim muzip bir gülümseyişle sadece “üzgünüm ama böyle düşünüyorum” deyıp sahneden çekiliyorum. onlar istedikleri kadar konuşabilirler artık...
en iyi yaptığım şeydir belki de bu; ortadan kaybolmak, buhar olup havaya karışmak gibi...
ama bunu yaparken hep uysal ve sessizimdir. kendimden başka kimseyi kırılıp dökülmesine izin vermem... elimden geldiğince. böylece hep konuk oyuncu hakkım saklı kalır, sonraki bölümlerde. adım jenerikte bir yerde hep geçer...
ama bu sefer ki “bunlar, bunlar vb.leri” kısmı üzerinde çok çalışmam lazım biliyorum.
açarsak birazcık, blogu okuyan şanslı azınlığın ;) pek de yüzyüze gelmediği o mesafeli, soğuk tarafım. o hep benimle, üstelik bir de karşımdakinde tepeden bakıyorum izlemi vermiyor muyum işte ozaman bütün şakalarım gerçek oluyor onların gözünde. belki de altında üstümden atamadığım duygusal çocukluğum vardır. kimbilir... neyse ne çok da takılmıyorum aslında . farkındaysam artık kaybolur gider o da buhar olur uçar karışır havaya :)