Wednesday, February 27, 2008

kıymetlimiiisss


Bir önceki yazıyla tamamen alakasızdır trajedi yaratılmasın sadece boş durmadım demek için biraz, biraz da ne biliyim sevdim ben bunu bişeyleri ifade edebilmiş gibi. sevgiyle bakmak birşeylere üzerine gülümsemek biraz :)

04 Ocak’08

Hayatımızda bazı insanların gitmesi dayanılmazdır. Süre o kadar uzundur ki, sanki hep varmış gibidirler... Düşününce hayatında varolmadığı zamanlar m.ö ile ifade edilebilir.
"Mavi gözlü bir devdi o ve ben minicik bir kadındım ." (biliyorum klişe ama öleydii :))
alışılmadıktı.... kocaman yüreğine ne zaman bu kadar yayıldım yerleştim hiç farketmedim anlamadım hatta, süreç o kadar akışkandı ki. zorlamasız, fazlasıyla olması gerektiği gibi.
Korunaklı, sakindi... ağzından çıkan herşeye güvenebilmek demekti, sevdiğim dondurmanın hep dolapta olmasıydı, ben ne yaparsam yapayım pijamalarımın olduğu dönülmesi kendi evimden bile öncelikli olan yerdi onun yanı... karnım ağrıdığında tüm enerjisini bana vermesiydi, sırf ben keyifsiz olmayayım diye. buarada zaman uzun ya ben büyüdüm/büyütüldüm, değiştim, gelişeyim diye desteklendim. başarılarımla gurur duyuldu.
Böyle şımartılınca anlaşılmıyor kıymeti...
Sevme şekillerimiz farklıydı.
yüzümün düşmesine bile kıyamayanı hırplayarak cevap vermekti benim sevgim. kabullenmek yerine sorgulamaktı hep.
Sıradan görünen detayları onlar yok olmaya başlayınca farkeder insan. kaybettiklerinin kıymetini anlar, öyle oldu tabi ki bizde de...
Şimdi ne zaman görsem onu bakışları gri ve donuk. varlığımın ona yansıyan ışığı yok. sırtımı dayadığım huzur dirsek boyu mesafede.
Kısa zamanda yaşlanmak gibi bir şey bu...
boş bir evin kilidini çevirip girersin de, evde günlerdir pişen bir şey olmamıştır ya da yaşayan kimse olmadığı için sıcak bi koku almaz burnun sadece rahatsız edici bir ağırlık vardır hemen pencereleri açıp evi havalandırarak dışarı atmak istediğin.
Bir süredir o ağırlığı taşıyoruz işte sırtımızda. penceler nerede unuttuk, artık eve hiç uğramıyoruz belki, uğrasak da kokumuz sininceye kadar kalmaktan ürker olduk.

ask the dust



kendimle yersiz uğraşmalarım son buldu biraz da iki kelimeyi ard arda getirip bir paragraf çıkarabildim , devamı da gelecek gibi :) sonunda açıldı sanırım bir kaç çakram.... (açılırken ki şiddet yazının üslubuna da sinmiş birazcııkk)

27 Şubat’08

yazıp yazıp atıyorum kenara günlerdir... birşeyler birikiyor ama hiç birinin ucundan tutulur tarafı yok.
kendime saklayacağım çoğunu. şimdiden üzüntülerimi belirtiyorum.
ama öğrendim ki mutluluk yaramıyor bana... ne kıymetini bilip kalıcı olmasını sağlayabiliyorum hayatımda ne de üretkenliğimi besliyor. hafif bir rahatsızlık lazım bana, uçuk mavi bir didişme. söz konusu süreçte yazılanlar ise vasatın altında anlamsız tutarsız. belki de yeterince huzurlu yaşayamadım bu mutluluğu... zaten toz bulutu şimdi. yerine oturmayan sayıklamalar uçuştu etrafta bir fasıl sonra gereksiz bir dağınıklık...
tüm olan biten geçen, geçemeyen, takılıp kalan ne varsa.....
ben alışkanlıklarını seven bir insanım. değişikliği sevmem, yeninin insanına da durumuna da zor uyum sağlarım.(üzerinde çalıştığım kötü bir alışkanlık diyelim bu duruma) sabır gereklidir tüm koşullarda konunun muhattabına. her şeyin bu kadar hızlı akıp gitmesi, anlamadığım nedenlerden koşulların birden bire sessiz sedasız değişmesi ise iyice gerer beni.
kaçış planımı bile yaptım bugün, yakında birkaç gün yok olacağım bilinen adreslerimden. tüm iletişim araçlarımı da en dip köşesine atacağım çantamın kalın bir çorabın, kazağın artık hangisinin ölçüsü uygun gelirse içine tıkıp gözlerimi kapayacağım.
dünya gerçekleri de bastırıyor aslında bir yandan. ki burada siyaset yapmamak için kendimi zor tutuyorum nereye kadar dayanırım o da belli değil ama uzun sürmez bu ketumluğum birkaç vakte pandoranın kutusu açılacak gibi görünüyor. yoksa kendi derdime çok düştüğüm için değil bu egosantrik cümbüş. bir süre daha taşlanmamak için susuyorum.